Kereviz ve Brokoli Çorbası ile Semanur

977FD92D-B512-4C52-BB83-CDE1C5B3BEDB.jpegEve girdim girmesine de üç kat ahşap merdivenleri gıcırdata gıcırdata çıkarken aklım hep Semanur’daydı. Nerede bu kız, nerede? Anahtarı deliğe soktuğumda kalbim merdiven çıkmaktan çok acaba Semanur’u evde bulur muyum diye atıyordu. Yeşil duvarlarımı aydınlatan loş bir ışık karşıladı beni – çıkarken okuma lambasını açık bırakmıştım, içinde hiç yaşam yokmuşçasına kapkaranlık bir eve girmeyi küçüklüğümden beri sevmezdim – gözlerim koltuklarda, masada Semanur’dan bir iz aradı, bir ayak izi, bir ses, tıkırtı, anahtar sesine, eve dolan soğuk havaya bir tepki ama yok, yok…

Manavdan aldığım torbaları masanın üzerine yığdım, açıp yerleştirmek hiç içimden gelmiyor. Saat 8 olmuş bile, şurada 2 – 3 saat sonra yatıp uyuyacağım. Ama canım nasıl çorba çekiyor, sabahtan beri içimi ısıtacak bir şeyler arıyorum, çalıştığım turizm ofisinin soğuk ama yoğun havası içimi üşüttü, bir de üzerine merak, endişe, kaygı içimi daha da soğutuyor sanki, hayat dolu olmanın, bir çiçeğe bakarken bile hissedilebilen sebepsiz neşenin verdiği o sıcaklığı alıp götürüyor. Çaylar, kahveler, hiçbiri fayda etmedi, son çare çorba. Annemin verdiği tencerede yapacağım, içine ev kokusu geçer belki, bir işe yarar mı bilmem ama deneyeceğim.

Önce soğanlar, en sevmediğim, beni en ağlatan. İçim kan ağlıyor zaten, elimde olmadan 2 gündür Semanur’u düşünüyorum, beni neden bırakıp gitti arkadaşım, dostum, hem de hiçbir işaret vermeden nereye gitti, gelecek mi, iyi mi, gözlerim bu sorulardan zaten hep dolu dolu. Dünyayı soyar gibi soyuyorum soğanı, onu hep dünyaya benzetiyorum. Dış katmanı, bir kabuğu var onu koruyan, tıpkı dünyanın atmosferi gibi. İkisinin de içi kat kat ve en derinlerinde minicik birer kalp, neredeyse atıyor desem yeri var. İçe doğru ilerledikçe gözlerini yakıyor insanın, ağlatıyor. Biz insanlar da böyle aslında, hepimizin bir dış kabuğu var, bizi tozdan, pislikten korusun diye. Yine insanın pişmemişi de soğanın çiğ hali gibi göz yakıyor, ağlatıyor; diri kalan soğanlar koca bir yemeği nasıl mahvederse çiğ insanlar da koca bir hayatı mahvedebiliyor. Boşuna ‘hamdım, piştim, yandım’ dememiş Mevlana. Ben de pişmek istiyorum, piştikçe içimdeki kötülükler buhar olup uçsun istiyorum, gözlerimden yaşlar akıyor, soğandan mı Semanur’dan mı bilmiyorum, pıtır pıtır dökülüyorlar ahşap kesme tahtasına. Tencerede kızdırdığım zeytinyağına boca ediyorum soğanları, hem onları hem içimdeki endişeli merakı kavurmak, kavurmak istiyorum.

Kereviz de şimdi sıra, güzelce soyup, keseceğim. İnsan bir şey yaparken başka binlerce şeyi nasıl düşünebiliyor? Kesiyorum kerevizi de, gelgelelim o kesen ben burada değilim sanki, dışarıda, üzerimde kahverengi, pörsük hırkama sıkı sıkı sarınmış, sokak sokak Semanur’u arıyorum, iri gözlerimi dükkanların, kasapların, manavların, restoranların içinde gezdiriyorum, insanlar neden bu kadar dikkatli baktığımı merak ediyorlar, ben de merak ediyorum, bu ne zaman sona erecek diye…

Nerede daha gerçek benim varlığım şimdi? Tüm benliğiyle sokak sokak gezen Berna mı daha gerçek yoksa burada artık yavaş yavaş buruşmaya başlayan ve benlerle dolu elleri kerevizleri küp küp doğrayan Berna mı? Bilemiyorum…Sanırım her yerde biraz varım ama Semanur hiçbir yerde yok, yok…

Kerevizleri de soğanların içine atıyorum. Sıra brokolide. Bir çiçek topu gibi, yemyeşil duruyor önümde. Brokolinin o ana kökünü keser kesmez o sımsıkı duran koca top dört bir yana dağılıyor. Kalan kökleri iyice keserken Semanur’un da aslında köklerinden koparıldığını ve belki şimdi o köklere dönmeye karar verdiğini düşünüyorum. Tıpkı kökünü kestiğimde paramparça olan brokoli gibi, belki Semanur’da geldiği yerden koparıldığında dağılmıştır, o kökün kötü bir yer olması onun yine de kökü olduğu gerçeğini değiştirmemiştir. Ancak ona hiçbir hak tanınmayan, doğru düzgün yemek bile bulamadığı, zaman zaman şiddet gördüğü o yerden onu kurtarmakla hata yapmış olamam. Olamam, değil mi? Böyle bir yeri özlüyor, orayı iyi de kötü de olsa evi olarak, yurdu, yuvası olarak görüyor olamaz, değil mi? Benim evimin yeşil duvarları, yeşil çiçekleri, kahverengi koltukları, az eşyalı iki odasında oradan oraya gezerken aslında önceden bildiği bir şeylerin kokusunu arıyor olamaz, oradan kurtulduktan sonra, oranın aslında o kadar da kötü bir yer olmadığını ona düşündürtmüş olamam, değil mi?

Öyleyse zaten yapacak bir şey yok. Eğer gerçekten öyleyse, şimdi brokoliyi de tencereye atıp her şeyi tıpkı hayatım karman çorman etme  vakti. Geçen gün tavuk suyu yapmıştım, içine karanfil, karabiber, maydanoz atmıştım, bütün evi kokusu sarmıştı. Semanur nasıl mutlu olmuştu, suyunu süzüp soğuturken mutfak masasına keyifle kurulmuş, en sevdiğimiz Karadeniz türkülerini açıp, süzdükten sonra kalanları afiyetle yemiştik. Semanur da ben de Karadenizli olmamamıza rağmen çok seviyoruz bu kemençeli, yanık sesli türküleri, onlara yarım ağız bir Karadeniz şivesiyle kahkahalar içinde eşlik etmeye çalışmayı. O yağmurlu Cumartesi, kırmızı pöti kareli masa örtüsü üzerinde artıklarını yediğimiz tavuk suyunu koyacağım bu çorbaya.

Sonrası basit zaten, yarım saat kaynamasını beklemem lazım, lazım da insanın aklını kemiren, içini tırmalayan düşünceler olunca hiçbir şey yapmadan durup beklemek mümkün değil. Soğanlar, kerevizler, brokoliler tavuk suyunda nasıl kaynıyor, benim de içim öyle kaynıyor, fokur fokurum, durup izleyecek sakinlikte değilim. Başka neler var dolapta kesip doğrayabileceğim, mutlaka bir şeyler bulmalıyım.

Dolabın üstünde takılı kalıyor gözlerim. Seninle ilk resmimize bakıyorum Semanur, sen koltuğun kol kısmına oturmuşsun, ben tuk kısmına, sen kendinden emin ve mağrursun, bense en rahat yerde bile rahatsız ve kaygılı. Şimdi olduğun yerde de bu resimdeki gibi hülyalı mı bakıyorsun acaba?

Vakit dolapta ne bulduysam kesme vakti,  ince ince nane yapraklarını kestim önce, ince ince taze zencefilleri sonra, limonları da dilimledim, yarım paket krema ve 1 kaşık unu un iyice eriyene kadar karıştırdım. Karıştırdım ama yok, zaman geçmiyor, bitmiyor. Ne çorba pişmek biliyor, ne Semanur gelmek…Her yerde eşyaları var, ahşap ayakları iyice eskimiş, minderi sigara yanıklarıyla dolu kahverengi tekli koltuğun üzerinde kırmızı geyikli battaniyesi yere sarkıyor, rengarenk kazakları anneannemin evinden o öldüğünde kimse fark etmeden aldığım kilimin üzerinde atılı. Ne ağırdı bu kilim, üç kat merdiveni çıkarana kadar canım çıkmıştı ama gönlüm anneannem ölür ölmez mirası bölüşmeye çalışan açgözlü akbabalara onu bırakmaya razı gelmemişti, kesin ya bir çöpün kenarına bırakacaklardı ya da öyle unutulup gidecekti bir yerde…Halbuki anneannem bu kilimi genç kızlığında kendisi dokumuştu, gözlerinin son yıllarında pek görmemesinin sebebi de dokuduğu bu kilimlerdi. Semanur bu kilime uzanmaya, onun yer yer çıkmış iplikleriyle oynamaya bayılırdı ama hayır, geçmiş zaman kullanmamam lazım, bayılır, hala bayılır, hep bayılacak…

Ben düşüncelerimle kilimin iplikleri gibi boğum boğum olurken çorbanın kaynadığını fark ettim, içinden üç dört kaşık alıp kremanın içine kattım, kesilmesin diye güzelce karıştırdım. Kremayı şimdi tutup lop diye kaynar suya atamam ki, biraz zaman tanımak lazım, ılıtmak, alıştırmak lazım. Semanur’da hayatıma böyle yavaş yavaş, temkinli bir şekilde girmiş, fark ettirmeden, kaşık kaşık ılık suyundan benim soğuk dünyama katarak benimle bütünleşmişti. Ya hiç dönmezse, bu sefer ya gerçekten gittiyse diye düşünmekten kendimi alamıyorum bir türlü.

Daha önce de böyle gittiği zamanlar olurdu ama en fazla 1 gece kalır, sonra bir şekilde kapıdan sessizce içeri süzülen silüetini görürdüm. Hiçbir şey sormamam gerektiğini bilirdim. Yalnız bir hayatım vardı hep, en büyük arkadaşım televizyondu, eve gelir gelmez ilk iş kumandanın düğmesine basardım, ünlülerin ellerindeki estetikler, kıyafetlerindeki gariplikler hakkında konuşup duran kadınların sesiyle ev dolar, ben de kendimi annemin altın günlerinde hararetli hararetli dedikodu yapan tombul arkadaşlarını dinliyormuş gibi hisseder, çocukluğuma sığınırdım. Semanur geldiğinde daha doğrusu ben onu bana gelmesi için ikna ettiğimde, benim yalnızlığımı, kremanın bu çorbanın tadını yumuşatması gibi yumuşatmıştı ama ondan daha fazlasını bekleyemezdim, sonuçta herkesin kendine ait bir hayatı vardı.

Şimdi onsuz ne yaparım diye düşünmek kendimi aciz hissetmeme neden oluyor, daha önce hayatıma kimseyi böylesine dahil etmediğim için bu duygu bana garip geliyordu. Sevgililerimi bile hep günü gelince rahatça terk edebileceğim erkeklerden seçerdim, bir gün gittiklerinde ‘zaten o da çok şöyle şöyleydi’ diyebileceğim, asla kabul edemeyeceğim olumsuz bir özellikleri olmasına dikkat ederdim ve itiraf etmeliyim ki bu hep işe yaradı, her zaman süreci kolaylaştırdı, yüzmekten yorulduğumda onların bu olumsuz yönlerinden şişirdiğim deniz yatağına atlayıp, güvenli kıyıma hiç çaba sarf etmeden çekildim. Dostluk dediğim şey ise çocukken mahalle arasında yenen salçalı ekmeklerde kalmıştı çoktan, büyüyünce en fazla bir arkadaşınla, bir kafede kahve içerken hayatlarınızın ne kadar da iyi olduğunu konuşmak için bir saatliğine buluşabiliyorsun. Semanur sonsuz samimiyeti ve karşılık beklemeyen tavırlarıyla bu döngüyü kırdı ve bu döngünün kırılması benim dengemi bozdu.

Hırsımı çorbadan çıkardım desem yalan olmaz, çorbayı öyle bir karıştırdım ki içinde topak kalması mümkün değil. Yine de blenderdan geçirdim, her şeyi değil, ama biraz parçalanmasını, malzemelerin birbirine geçip bir kıvam almasını istedim. Sanki ezip parçaladığım şeyler sebzeler değil de, Semanur’un hayatıma bu kadar girmesine, onu evime almama hatta evi ona göre düzenlememe duyduğum kızgınlıktı.

Sonunda olmuştu çorbam. Şimdi onu güzel bir tabağa koyup, kahverengi tekli koltuğa gömülüp, Semanur’un battaniyesini dizlerime alıp içimin ısınmasını bekleyeceğim.

Ama bir dakika! Çorbadan bir kaşık alır almaz çok garip bir şey oldu, pişen yemeğin kokusunu çıkarmak için camları açmayı düşündüm ve bunu düşünür düşünmez beynimde bir ampul yandı. O anda 2 gündür camları açmayı hiç düşünmediğim aklıma geldi! Semanur belki de oradaydı, beni bekliyordu ve ben, ah aptal ben, öylesine bir ümitsizliğe kapılmıştım ki onun eve geri gelişinin, dış kapının aralık kalması dışındaki tek yolunu da kapatmıştım!

Kalbim ağzımda yatak odamın camına gittim çünkü sokağa en yakın cam buydu, Semanur bu cama bayılırdı, eğer geri gelmek istiyorsa mutlaka burada olmalıydı. Pencereyi bir telaş açarken kolu neredeyse elimde kalıyordu, gücüme ben bile şaşırdım.

Oradaydı işte, orada, ah be Semanur ah! Pervazın kenarına büzülmüş, kuyruğunu vücudunun altına çekmiş, kulaklarını aşağı sarkıtmış, minik patilerinin pembe kısımları bana dönük, boncuk gözleriyle camı gözlüyordu. Camın açıldığını görür görmez o boncuk gözler parladı ve ondan daha önce görmediğim bir çeviklikle bana koştu. Küçük vücudunu göğsüme yaslayıp onu içeri taşımam için bana yalvaran gözlerle baktı.

 

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s