Palaçinki

img1585120676012

Günlerdir dışarı çıkmamıştı, camı pencereyi açmak bile gelmiyordu içinden. Dışarıda nefesine çökecek, ruhunu bükecek salgın bir virüs filan olduğundan değil. Başkaları tarafından görülmek ve başkalarını görmek istemiyordu canı. Evin bir köşesinde upuzun, simsiyah tüyleriyle sere serpe yatan köpeğinin nefesi ona yeterince yoldaşlık ediyordu. Konuşmadan, hiçbir şeye cevap vermeden, cevap verirken kendisi olmaktan vazgeçmek zorunda kalmadan, uçsuz bucaksız  düşüncelerinde kaybolmuş halde bu dört duvar arasında yaşayıp gitmek istiyordu Bilge. Yalnız hissetmekten korkmuyor, aksine keyif alıyordu bundan. Başka insanlar demek, içindeki özün kaybolup, kendi kimyasını başka bileşenlerle harmanlama mecburiyetinde olmak demekti. Bu iksirden kimi zaman çok iyi tanıdığı aksi bir Bilge, kimi zamanda kendisine çok yabancı, özgüvenli bir kadına ait kahkahalar atan şuh bir Bilge çıkıyordu. Oysaki o, sadece Bilge olmak istiyordu.

Bazen geceleri onu kapılar ardına kapatan o korkunç gün rüyalarına hücum ediyordu; iki tarafı selvilerle çevrili evinin caddesine dönerken aniden önüne fırlayan o küçük çocuk, çocuğun çığlığı, Bilge’nin kendi çığlığı, ani fren, çocuğun ona  bakan gözleri, yerde yatışı, çocuğun annesinin feryat figan yola koşuşu…Günlük hayatında kendisini meşgul edecek şeyler bulup bu anı kafasından kovmayı başarıyordu. Hem artık evden hiç çıkmayarak kimseye bir tehlike de yaratmıyordu, dünyayı kendisinden koruyordu işte. Sonradan isminin Ali olduğunu öğrendiği çocuk hastaneden çoktan çıkmıştı, annesi Bilge’yi günlerce arayıp hatanın onda olmadığını, Ali’nin elinden kaçıp yola fırladığını defalarca anlatmaya çalışmıştı. Bilge’nin inzivasını bozmaya hiçbir ikna yöntemi, anne babasının yalvarışları, arkadaşlarının bir süre sonra kesilen aramaları, hiç, hiçbir şey yetmemişti.

Evden dışarı adımını atmadığı üç haftadır yaşadığı dairenin arka odası en çok vakit geçirdiği yer haline gelmişti çünkü bu odanın evlerde artık pek rastlanmayan ahşap kapısı ufak bir bahçeye açılıyordu. Bilge bu bahçeyi aylar içinde küçük bir ormana dönüştürmüştü; bakımı kolay rengarenk sukülent ve kaktüsler, mosmor menekşeler, kapıya telle tutturduğu ve açmasını her bahar sabırsızlıkla beklediği beyazlı turunculu begonvili, kaldırımı, sokağın altında kalan bahçesinden demir parmaklıklarla ayıran duvarın dibine diktiği papatyalar ve vazgeçilmezi olan, hepsi açtığında insanda küçük, berrak bir denize bakıyormuş hissi yaratan masmavi unutmabeni çiçekleri. Bilge buraya yeterince can verdiğine kanaat getirdikten sonra evden çıkmayı bıraktı. Yaklaşık 3 haftadır dışarı açtığı tek kapı bu bahçenin ahşap kapısıydı.

Bazen insanlar, başka insanlar ona seslenmedikçe, başka insanlar ona kızmadıkça, onu sevmedikçe ve sinirlendirmedikçe, bu dünyada var olup olmadıklarından emin olamazlar. Ancak Bilge için durum böyle değildi. Sabahları aynanın karşısına geçer, nadir rastlanan iri, yeşil gözlerine uzun uzun bakardı. O yeşilliğin ardında sarmaşıklarla, göğe yükselen selvilerle, hışır hışır yapraklarla dolu bir orman görür gibi olurdu. İnce, uzun yüzünde gözleri otuz yaşının ince çizgilerini yakalar, onların derinliklerine sarkıttığı hayal kırıklıklarını, dolgun dudaklarının kenarlarını buruşturan acı bir gülümsemeyle hoş karşılardı. Hayal kırıklığı yaşayacak kadar büyük umutlar beslediği o zamanlar, ona bir sergide görüp, önünden ayrılamadığı ancak şimdi bir türlü zihninde canlandıramadığı soluk bir tablo gibi gelirdi. Sarıya çalan gür, dalgalı saçlarını güzelce tarar, iş yaparken önüne gelmesin diye beline kadar inen bir örgü yapardı.

Evden çıkmamaya başladığından beri içini kaplayan huzura bazen kendisi de şaşıp kalıyordu. Oysaki okuduğu birçok kitapta, izlediği birçok filmde, dinlediği birçok şarkıda bir can başka bir cana nasıl da muhtaçtı! Bir kelimeye, bir bakışa, bir gülüşe insanlar nelerini nelerini verirdi! Bilge’nin ise zili çalacak da biri bir şey isteyecek diye ödü kopuyordu. Bazen salonun geniş pencereleri önünde oturur, evinin önündeki küçük yan yoldan gelip geçenleri izlerdi. Bazen birbirine yol veren iki arabayı görüp gülümser, bazen bir elinde market poşetleri diğer elinde küçük kızıyla hızlı adımlarla kan ter içinde yürüyen bir anneyi görüp hüzünlenir bazen de el ele gülüşerek yürüyen genç bir çifte bakarak iç geçirirdi.

Onun bu inzivasını bozan tek bir şey vardı: son iki gündür, küçük, hasır sepetler içinde kapısının önüne bırakılan çiçek tohumları.

Bilge, kapının yanına bile yaklaşmadığı için bu tohumların varlığından onu haberdar eden köpeği Liebe olmuştu. İki gün önce akşamüstü bir vakitte Liebe ondan beklenmeyecek bir çeviklikle kalkmış ve kapıya giderek patisiyle vurmuştu. Tuvalet alışkanlığını kendi başına bahçeden çıkıp gideren köpeğinin, bu sefer ona bir şey anlatmaya çalıştığını hemen anlamıştı. Kapıyı açtığında ayaklarının dibinde minik bir hasır sepet, içinde  de saman kağıdından bir kese duruyordu, üzerine etiket yapıştırılıp, el yazısıyla Leylak yazılmıştı. Bilge sepeti alıp içeri girdi. İçinde bir not, bir kart olup olmadığını kontrol etti. Keseyi kaldırınca altında küçük, mavi bir kağıda yazılmış şu notu gördü:

Zahmetsiz bir çiçektir leylak, kokusu duyulunca kışlıklar hurca kaldırılır, bir daha kim bilir ne zaman yağmur yağacağından camlar silinir, perdeler yıkanır. Balkanlar’dan göçüp gelmiş bu çiçek çok güneş istemez, çok su istemez ancak istediği tek bir şey vardır ki o da, onu sıkmayan, vakti gelince özgürce kök salıp, köklerinden bol sürgünler verebileceği geniş bir saksıdır.’ 

Bilge kaşlarını çatarak paspasın üzerine dikkatlice tekrar baktığında mor renkte geniş bir saksı gördü. Etrafına bakındı fakat hiçbir iz yoktu. Bu el yazısı da ona hiç tanıdık gelmemişti. Tohumlar eline düştüğü andan itibaren bunu getirenin kim olduğundan çok, bu leylak tohumlarını hakkıyla ekip, yaşatıp yaşatamayacağını merak ediyordu Bilge. Bahçesine koşar adım giderek geniş saksıyı sabah güneşi alan bir yere yerleştirdi. Kenarda duran toprağından aldı, saksının içinde yer bırakarak doldurdu ve tohumlarını birer birer ekti. Bundan sonrasını zaman gösterecekti.

Üç haftadır günlerini bir rutine oturtmuştu artık: sabah yüzünü lavantalı sabunla köpürte köpürte yıkar, gül suyuyla siler, annesinin kenarlarını işlediği havlularla  güzelce kurulanıp mutfağa geçerdi.

img1585120613740

Kahvaltısı her gün aynıydı; Palaçinki. Tıpkı leylaklar gibi -ve en az onlar kadar güzel kokan- Balkanlar’dan göçüp gelmiş anneannesinden kalan en güzel yadigar, bu tarifti. Asla şaşmazdı. İki yumurtayı bir çimdik tuzla iyice çırparken, bir yandan anneannesinin bu hareketi yaparken sallanan koca memeleri gelirdi aklına, kendi küçük göğüslerine bakar, en azından yeşil gözleri ve sarı saçlarını ondan miras aldığına şükrederdi. Daha sonra köpük köpük kabarmış yumurtalara iki bardak süt ekler, dalgaları kıyıya vuran deniz gibi köpürene kadar yine çırpardı. Aynı bardakla iki bardak unu da yavaş yavaş yedirerek karışımını hazırlardı. Bu tarifi yaparken anneannesinden kalma kristal ölçü bardağını kullanırdı mutlaka. Başka bardaklarla yapmayı denediği de olmuştu ama bir türlü tutmuyordu tarif. Halbuki iki bardağı yan yana koyup dikkatlice incelediğinde bardakların hacmi de uzunluğu da birebir aynıydı. Birkaç başarısız denemeden sonra pes edip, bu kristal bardağı mutfağının en korunaklı köşesine kaldırmış ve o günden beri de kırılmaması için büyük bir özen gösterir olmuştu.

Anneannesi tavayı her bir palaçinkayı dökmeden önce güzelce yağlardı. Sonra tavanın ortasına büyük bir özenle bir kepçe döküp çevire çevire her tarafına yayardı. Bilge onu mutfakta izlemeye bayılırdı. Arkada en sevdiği çizgi filmin sesi, anneannesi bembeyaz yanaklarında sevgi dolu bir gülümsemeyle ona bir takım hikayeler uydururken o da ayaklarının yere değmediği sandalyesine oturur, gözlerini hazır olmasını sabırsızlıkla beklediği bu kağıt gibi incecik hamurdan ayırmadan onu dinlerdi. Bazen dağlarda koyun otlatan bir çobanın karşısında beliriveren bir kurttan kaçarlardı, bazen bir kuleye hapsolmuş bir prenses pes etmeden oradan kaçıp kendi krallığını kurardı, bazen de bir dere kenarında sohbet eden kurbağa ile timsaha kulak misafiri olurlardı.

Tüm bu hikayeler, tül perdelerin arasından mutfak masasına süzülen gün ışığı, pişen hamurun baş döndüren kokusu, ocaktaki kahvenin tıkırdaması Bilge’nin ömrü boyunca hatırlayabildiği ender huzurlu anlarıydı. Bilge’nin okulu bitirdiği yıl anneannesi güneşli bir günde, kimsenin ölmeyeceği düşünülen öğleden sonra iki gibi sıradan bir saatte, balkondaki rahatsız sandalyede son nefesini verdi, anne babası bu evi ona bırakıp köydeki evlerine yerleştiler, Bilge en orijinal fikirlere kendilerinin sahip olduğunu zanneden ukala insanlarla dolu bir reklam şirketinde metin yazarı olarak çalışmaya başladı, bu işi kabul etmesinin tek sebebi evden çalışabilecek olmasıydı. Şimdilerde bu kararında ne kadar haklı olduğunu bir kez daha anlıyordu.

O sabahki kahvaltısını hazırladı. Bu sefer palaçinkilerini kendi yaptığı vişne reçeli ve kaymakla yiyecekti. Ardından güzel bir kahve yapacaktı kendisine. İnternetten dün sipariş ettiği kitaplar sabah gelmişti bile, acı yeşil koltuğuna gömülüp onları önüne sererek tek tek incelemek istiyordu. Önce kaymağı, sonra vişne reçelini sürerken aklına dün kapısına bırakılan tohumlar geldi. Leylaktan sonra hasır sepette bu sefer hanımeli tohumları vardı. Bilge hala masanın üzerinde duran mavi not kağıdını eline alıp tekrar okudu;

Çocuk olmayı hatırlıyor musun Bilge? Kışın ardından güneş ortaya çıkıp bizi ısıtmaya başlayınca duvarlardan sarkan hanımellerinin önünde durup, içlerindeki o ferahlatıcı balı tek tek, miden bulanana kadar korkusuzca içine çekişini? Burnunda suçunun kanıtı sarı polenlerle eve gidip aynada kendine çocuk gözlerinle gülümseyişini? Eminim yapmışsındır, eminim buna. Hanımeli de leylak gibi zahmetsizdir yalnız saksı pek sevmez, tüm haşmetiyle doğabilmek için, sarıp sarmalayabileceği, çatlaklarını, kusurlarını örtebileceği bir bahçe duvarının dibine gömülmek ister. Dikkat et, kış gelmeden mutlaka budaman da gerekir, onu bir insanı yiyip bitiren, içini çürüten düşüncelerinden kurtarır gibi, ona artık faydası olmayan fazlalıklarından arındırman lazım. Eğer bunu yapmazsan, eğer gitmesi gerekenleri bırakmazsan, bir dahaki bahara hanımelin açamaz.’ 

Notu alıp masaya koymuş, koşarak bahçeye fırlamıştı bu tohumları toprakla buluşturmak için. Sevdiklerini de böyle toprakla buluşturuyordu insan günü gelince, yeniden doğsunlar diye yaptığını bilmeden. Gözyaşlarıyla sulardı o toprağı evvela, yeni ekilmiş bir çiçeği sulayan bahar yağmurları gibi aynı. Sonra sonra anlarda, şarkılarda, gülüşlerde gidenin hala orada olduğunu anladıkça acısı hafiflerdi.

Hanımellerini dikti Bilge, o sırada kulağı pencerenin önündeki radyosundan yükselen ‘bir kuş konsa badi parmağıma’ sözlerini işitti. Bu şarkı kulaklarına dolarken bir yandan notta bahsedilen hanımellerinin balını özgürce içine çektiği çocukluğu da doldu içine. Bilge kendini haftalar sonra ilk kez gülümserken yakaladı. Başını kaldırıp yakmadan ısıtan bahar güneşine baktı.

Bu sabah bir karar vermeliydi. Belli ki bu tohumları getiren kişi aşağı yukarı aynı saatlerde geliyordu kapıya. Eğer Liebe’yi de yanına alıp kapının önüne bir kamp kurarsa onu görmesi işten değildi. Ayak seslerini mutlaka duyardı. Gerçi bugün gelip gelmeyeceği ne belliydi? İnsan güzel şeylere, ruhuna dokunan şeylere iki güncükte alışıveriyordu işte. Gittiklerinde de kocaman bir boşlukla yüz yüze kalıyordu. Daha önce de öyle olmamış mıydı? Üniversite yıllarında Tahsin girmişti hayatına, binbir çabayla, hediyelerle, iltifatlarla, sözlerle…Sonra bir gün sanki dünyanın en normal şeyinden bahsediyormuş gibi yüksek lisansı için yurtdışına gitmeye karar verdiğini, geri dönmeyi de düşünmediğini söylemişti. Biz ne olacağız gibi zavallı bir soruya mahal vermeyecek kadar kesin bir konuşmaydı bu.

Sonra da kısa kısa ilişkileri olmuştu hep. Denemişti, başkalarının gösterdiği ilgiye karşılık verip, onlar da içindeki toprağı havalandıracak bir şeyler bulmaya çalışmıştı. Ama olmamıştı. En son ilişkisi dört ay sürmüş, sabahları kahve içip haberleri okumadan evden çıkmayan, akşamları yürüyüşünü yapıp hafif bir salatayla kendisine iyi bakan, Chopin, Bach dışında bir şey dinlemeyip, Turgenyev’in bütün kitaplarını okumuş sevgilisinin, bir gece sosyal medyasında manken bir kızla akla hayale gelmeyecek fantezilerle dolu yazışmasını tuvalette gittiğinde açık kalan telefon ekranından kendisinden utanarak okuyunca, kibarca onunla daha fazla görüşmek istemediğini belirtip hayatından gitmişti.

Sonra zaten bu olay olmuştu ve Bilge bahçesiyle kendine bir dünya yaratmıştı. Çevresindeki hayatı kendisinden koruması gerektiğine ve bir şeye zarar verirse yüzleşmek zorunda kalacağı dehşeti kaldıramayacağına karar vererek kendisini bu eve hapsetmişti.

Şimdi ise bir karar vermesi gerekiyordu, eğer bu kişiyi görürse ve bu kişi bir erkekse, onu hayatına nasıl alacaktı ki? Eğer bir kadınsa her şey daha kolay olurdu, kadınlar ölmeyi ve doğmayı içgüdüsel olarak bilirlerdi, bin yıllar öncesinden beri genlerinde taşıyıp hiç üşenmeden birbirilerine aktardıkları bilgelikleriyle tohum ekip, dikmek, yetiştirmek, büyümek, sulamak ve beslemek onların benliğinin doğal bir parçasıydı. Yakıp yıkmaya alışkın erkekler bu işe kalkıştığında ise genelde bir kadının onlara rehberlik etmesi gerekir, onlara yaratmanın gücünü ve sorumluluğunu anlatması lazım gelirdi. Bu nedenle bu kişi eğer bir erkekse Bilge’yi daha büyük bir sorun bekliyor olacaktı.

Liebe’ya baktı. Kitaplığın önündeki kahverengi minderinde pervasızca yatıyordu. Bilge’nin bakışlarını hissedip o da başını kaldırarak kendisine baktı. Onun bakışlarında da çiçeklerindeki gibi kendi varoluşuyla bir birlik duygusu hissediyordu, nasıl ki yaprakların, dalların, toprağın kendisini anladığını hissediyorsa Liebe’nin de içinde bir yerlerde onunla bağ kurduğunu biliyordu.

Tam o anda Liebe kalkıp yanına geldi, sonra kapıya gitti, kuyruğunu sallayarak tekrar yanına geldi ve hoplaya zıplaya tekrar kapıya gitti. Halbuki daha sabah saatleriydi, henüz sepetin gelmemesi gerekiyordu. Günlerden neydi ki bugün? Ah,tabii ya Cumartesi! Bugün tatil günüydü! Belki bu yüzden tohumları bu sefer gelmek için akşamı beklemezdi!

Liebe patisiyle kapıya vurunca Bilge de birden yerinden fırladı. Kalbi ağzında atıyordu, vücudunu ter basmıştı, elleri kapı koluna giderken tir tir titriyordu. Kafasının içindeki bir ses ‘ne yapıyorsun?’, diyordu, ‘ne yaptığını zannediyorsun?’. Liebe patisiyle daha da sık vuruyordu artık kapıya, gözleri kapalı, kulağını kapı aralığına dayamış olan Bilge, kapının ardında çabuk çabuk hareket eden birinin nefesini duyuyordu. İçinden bir ses, insanı hayatta tutan, insana bu milyonlarca icadı yaptıran, insana ateşi bulduran o içgüdüsel merak Bilge’yi de ele geçirdi. Bilge daha fazla beklerse şansını tamamen kaybedecek olmanın korkusuyla dayanamadı ve kapıyı birden ardına kadar açtı.

Kendisine korku ve telaşla bakan bu iki şaşkın, ela göz önce çok yabancı geldi ona, bakışlarını üzerinde gezdirdiği yüz hatlarını ilk bakışta tanıyamadı. Kapıdaki kendi boylarında, üzerinde gri bir kazak ile yeşil bir pantolon olan adam önce kaçmak istercesine merdivenlere yöneldi. Sonra ‘ne yapıyorum ben’ dercesine aniden geri döndü, Bilge’nin önünde durdu, başındaki el örgüsü kahverengi bereyi ter basmış alnından çekip aldı, avucunda sıkıp, ince dudaklarını ısırarak Bilge’nin en az kendisininki kadar şaşkın yüzüne baktı.

‘Merhaba, Bilge’ dedi sonunda teslim olmuş bir sesle.

Bilge dilini yutmuştu sanki. Rüya mı görüyordu? Haftada bir toplantı için gittiği reklam şirketinin yanında küçük bir dükkanı olan çiçekçi değil miydi bu? Evden çıkmamaya karar vermeden önce toplantı çıkışı yerden göğe kadar rengarenk, mis kokulu çiçeklerle, muhteşem şekilsizlikleriyle insanı hayrete düşüren bonsailerle, küçük çini saksılar içine dikilmiş kaktüs ve sükülentlerle dolu bu dükkana girer, bahçesi için eksik olan bir şeyler varsa alırdı; pazardan aldığı yeni bir kaktüs için minik mavi bir saksı, unutmabenileri için humuslu toprak, yeni bir tırpan…O sırada şimdi adını bile bilmediğini fark ettiği bu genç adamla havanın güzelliğinden, sarmaşıkların gücünden, menekşelerin canlılığından konuşup iki çift laf ederlerdi. Ancak Bilge için bu konuşmaların hiçbir zaman bir önemi olmamıştı. O sırada oradayken düşündüğü tek şey bahçesi için gerekli malzemeleri alabilmek, eksik bir şeyi kalmadan bahçesine dönebilmekti. Ancak belli ki belirsizliğin korkusuna hapsolmuş bu adam için durum başkaydı.

Liebe adamın topraklı ayakkabılarından başlayarak etrafında dönerek onu koklamaya koyuldu. Büyük bir dikkatle ellerini, dizlerini, her yerini kokladı. Adam bundan hiç de rahatsız olmuş görünmüyordu, köpeğin havaalanı kapısındaki güvenlik görevlileri gibi büyük bir titizlikle kendisini aramasına müsaade etti. Hatta elini onun burnuna doğru uzatıp koklattı, sonra da çok yavaş hareketlerle başını okşamaya başladı. Liebe bu sevgi göstergesine hiç direnmedi, o da kuyruğunu sallayarak ve elini yalayarak cevap verdi adama. Bir tehlike olmadığına emin olduktan sonra da her zamanki kayıtsızlığıyla kitaplığın önündeki koca minderine kendini atıp, yaşlı bir nine gibi iç çekerek gözlerini kapadı.

Bilge ne yapacağını bilmeden kapıda öylece duruyordu. Üzerinde bir sürü küçük yavru köpeğin olduğu mavi pijama takımı, üzerine geçirdiği uzun, yıkanmaktan yıpranmış, anneannesinin ona üniversiteye giderken üşümesin diye ördüğü su yeşili hırkası, beline kadar inen mısır örgüsü saçları yana kaymış, bu beti benzi atmış adama bakıyordu.

Titrek bir sesle o da ‘Merhaba’ dedi.

’Ben, kötü bir niyetim yoktu, gerçekten. Sadece uzun zaman seni görmeyince iş yerindeki arkadaşlarına sordum ve bana olanları anlattılar. Çok endişelendim, yani bahçene çok özen gösteriyordun. Hem ‘tabiat bir aynadır, hem de aynaların en parlağı, değil mi?’, dedi ara ara heyecandan kekeleyerek.

Son sözü dükkanın kapısının üzerinde yazan bir yazıydı, Bilge ilk defa oraya gittiğinde bu yazıyı işaret edip, kendisinin de öyle düşündüğünü belirtircesine gülümsemişti. Bu sözü duyunca yine gülümsedi istemsizce.

‘Belki ismimi bile bilmiyorsundur, Barış ben. Dediğim gibi gerçekten kötü bir niyetim yoktu.’

Bilge adamın yüzündeki mahçup ifadeden söylediklerinin doğru olduğuna inandı. Biraz sakinleşmişti ikisi de. Yerde, ikisinin ortasında duran sepeti ancak o zaman fark etti. Bilge’nin sepete baktığını gören Barış, sepeti yerden alıp ona uzattı.

’Ben rahatsızlık vermek istememiştim, kusuruma bakmadın umarım. Eğer rahatsız ettiysem gerçekten özür dilerim’ dedi ve gitmek üzere merdivenlere yöneldi.

Bilge ne diyeceğini bilmeden sepeti kucağına aldı, sepetin içindeki turuncu saksı hemen dikkatini çekti, artık tanıdık gelen o kese kağıdı ve altında onu bekliyor olduğunu bildiği mavi, küçük kağıda yazılı notta buradaydı işte;

’Çiçekler ve renklerin bir araya getirilerek yüzyıllardır terapi amacıyla kullanıldığını biliyor muydun? Bu kesede senin için seçtiğim yaban otu çiçeği tohumları var. Yaban otu çiçeği her zaman turuncu renk ile birlikte kullanılır. Böylece yaydığı titreşimlerle göğsümüzde biriktirdiğimiz, rahat bir nefes almamızı zorlaştıran düşüncelerden bizi arındırır, günbegün, onu kokladıkça, zihnimizde ve kalbimizdeki sevgi kapılarını açar, içimizdeki duygusal olumsuzlukları zamanla normale döndürmeye yarar. Bu tohumları getirdiğim saksıya ek ve açtıktan sonra 21 gün boyunca onu her gün kokla. İçinde bir şeylerin değiştiğini sen de hissedeceksin.’

Bilge notu okumayı bitirip başını kaldırdığında gözleri koca bir boşlukla karşılaştı. Tırabzanlara koşup aşağı baktı ama Barış çoktan gitmişti. İçinde tarif edemediği bir huzurla beraber bir sarsıntı da hissetti, karnı ağrıyordu, kalbinin atışı hala kulaklarındaydı. İçinde uzun zamandır uyuyan bir şeyler canlanıyordu sanki, sımsıkı toprağının altına gömülmüş tohumları göğe uzanmak ister gibi canını yaka yaka içinden dışarı çıkmaya çalışıyordu.

Kapıyı kapatıp elindekileri masaya bıraktı. O sırada gözü masadaki palaçinkilere ilişti. Pekala iki kişiye yetecek kadar palaçinki vardı tabakta. Koşarak yatak odasına gitti, eline geçen ilk pantolon ve kazağı üzerine geçirdi. Saçlarını elleriyle biraz düzeltti. Yüzünde çocukluğundan kalma bir gülümseme gördü.

Evde geçirdiği üç haftada dışarı çıkmadan yapılacak bu kadar çok şey olmasına şaşırmaya başlamıştı. Bir kitaptan diğerine, bir filmden sonrakine derine günler geçip gidiyordu. Ama hayat böyleydi işte; iki kaldırım arasından inatla yükselen küçük mor bir çiçek gibi veya koca duvarları yıkacak güçteki sarmaşıklar, doğa her zaman kendisine içindeki hayatı dışarı çıkartacak bir mesken buluyordu.

Bir el değmişti, beklentisiz bir iyilik yapma isteğiyle uzanmış parmaklar ruhuna değmiş ve şimdi içinde çiçekler açtırıyordu. Kim bilir, belki bir gün bu çiçekler de solardı, belki ne kadar sulasa, ne kadar güneşe çıkarsa, ne kadar iyi bir toprağı olsa da yeterli gelmezdi, solup giderlerdi öylece. Böyle olursa bile Bilge biliyordu ki doğa böyle olmasını istediği için, kendisine böylesi iyi geldiği için olacaktı. Onun solduğu yerden başka çiçekler açacaktı.

Masadan palaçinkileri aldığı gibi 3 haftadır anahtarını bile eline almadığı arabasına atladı. Arabasını sürerken kendisini tedirgin hissetse de yanındaki koltuktan yükselen hamur kokusuna odaklanmaya çalıştı. 15 dakika sonra elinde bir tabak palaçinki ve bir kavanoz vişne reçeliyle baharın ılık rüzgarı saçlarını yalarken, içinde ormanlar saklı yeşil gözleriyle önünde durduğu dükkanın kapısında gülümseyerek şu yazıyı okudu:

‘Tabiat bir aynadır, hem de aynaların en parlağı.’

Dostoyevski

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s